Bir gün balkonda otururken, sokağın karşısındaki apartmanın beşinci katındaki balkon kapısının açıldığını ve bir kadının ileriye uzattığı iki kolu üzerinde sırtüstü yatmakta olan bir çocuğu taşıdığını gördüm. Kadın, kucağındaki çocuğu balkonda bulunan ve yanları minderlerle desteklenmiş bir koltuğun üzerine yatırıp içeri geçti. Çocuk öylece uzun bir süre balkonda yalnız kaldı. O gün, 9-10 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim bu çocuğun, uyanık olduğu halde neden kucakta taşındığına, neden uzun süre o koltukta hareketsiz yattığına ve daha sonra yine aynı kadının kucağında içeri taşındığına, önce bir anlam veremedim.
Sonradan adının Barış olduğunu öğrendiğim o çocuğun, bedensel engelli olduğunu, kol ve bacaklarının hareket kabiliyetinin veya koordinasyonunun sınırlı olduğunu öğrendim. Zaman içerinde ailesiyle tanıştık. Yolda belde karşılaştığımızda – en azından- hal ve hatırlarını da sorduk; ama yıllar geçti, Barış’la hiç yüz yüze gelmedik. O hiç sokağa inemedi, akranlarıyla koşup oynayamadı. Dış dünyası o balkonla sınırlıydı. İç dünyanda ise, ne tür fırtınaların koptuğunu, neleri hayal ettiğini, hiçbir zaman bilemedik. Ta ki düne gelinceye kadar.
Annesiyle ve anneannesiyle kararlaştırdığımız gibi akşam (8 Mayıs 2026) saat 21,00’de evlerinde bir araya geldik. Fotoğrafta gördüğünüz gibi dört kişilik son derece mütevazı bir aile. Çok anlamlı, duygu yüklü bir akşamdı. Ben sordum onlar anlattı. Şimdi sorularımla araya girmeden onların anlattıklarını özetleyerek sizlerle paylaşmak istiyorum.

Barış’ın Annesi Anlatıyor: “İsmim Handan Kara. 20 Kasım 1971’de Lalaşahin Mahallesinde dünyaya geldim. Lalaşahin İlkokulu’nu bitirdikten sonra Kız Meslek Lisesi’ne kaydoldum; ancak ortaokul 2. Sınıftan sonra okulu bıraktım. 1991 yılında evlendim. Bir yıl sonra Barış dünyaya geldi. Barış 3,5 aylık iken evliliğimiz bitti. Ben ailemin yanına döndüm, o da kendi yoluna gitti.
Barış’ın doğumundan önce Zübeyde Hanım Doğumevi’nde düzenli kontrollerimi yaptırdım. Her seferinde “Her şey yolunda, bir sorun yok” dediler. Doğumun gerçekleştiği hastanede bebek sarılık enfeksiyonu kapmış. Bebeğim, kolunu bacağını oynatamıyor. Bizi Tıp Fakültesi Hastanesine naklettiler. Bebeğe “Serebral palsi” teşhisi kondu. Bu zihinsel bir engel değil. Fakat kol ve bacaklarının hareket kabiliyeti ve koordinasyonu sınırlı. Konuşma yetisi yok… Ağızdan normal şekilde beslenemiyor. Sıvı gıdaya bağımlı. Bebeğe kafasından serum veriliyor. Tıp fakültesi hastanesinde 10 gün kadar kaldı. Kadın doktor sonunda hasta takibini bıraktı. Çocuğuma altı ay ömür biçildi. Bembeyaz teslim ettiğimiz bebeğimizi derileri pul pul olmuş, kapkara bir şekilde elimize verdiler.
Barış bir yaşında iken bu eve taşındık. Barış’ı burada da doktorlara götürmeye devam ettik. Bir gün 40 dereceye çıkmış ateşi. Alıp Dr. Erol Bey’e götürdük. Çiğneme yetisi yok sıvı gıda veriyoruz. Bir ara bize, gırtlağının delinip oradan beslenmesini önerdiler. Kabul etmedim. Doktor Almanya’dan getirilen sıvı gıdayla beslenmesinin iyi olacağını fakat bunun çok pahalı olduğunu söyledi. Onu da aldık İki koli kadar. Çocuk biraz kendini topladı. Şimdi yaptığım her yemeğe bir patates koyuyorum. Farklı gıdaların aromasını ve vitaminini alsın diye. Patatesi çok seviyor. Onu ezerek yediriyorum.
Barış çok zeki, çok duygulu bir çocuk. Altıncı hissi çok kuvvetli, bazen bizi şaşırtıyor. Askerlik çağrı pusulası geldiğinde çok üzülmüştüm Asker sözcüğünü duyduğunda sağ elini sağ kaşının üzerine koyup, asker selâmı veriyor ve “ATATÜRK” diyor. Fakat sağlık muayenesi için askerlik şubesine götürdüğümüzde, muayeneyi yapacak olan doktor, Barış’ı arabada görünce, muayeneye gerek duymadan “Askerliğe uygun olmadığına dair” raporu verince geri döndük. Birkaç gün sonra, askerden izinli gelen bir tanıdığımızın elbiselerini Barış’a giydirdik ve fotoğrafını çektik. Ne mutlu olmuştu o gün. Bir düğüne gittiğimde de aynı şey oluyor. Onun böyle bir olayı asla yaşayamayacağını düşününce, kimselere hissettirmiyorum; ama gözyaşlarım içime akıyor.
Barış, ileride ne olacaksın diye sorduğumda hep “Pilot” yanıtını veriyor. Sonra kolunu yukarı kaldırıp havada daireler çiziyor. Uçakla böyle tur atacakmış havada. Bize çok söyleyenler oldu engelli maaşı için başvuru yapmamız konusunda. Bizden daha muhtaç durumda olanların olduğunu düşünerek başvurmadık. On yıl önce, hasta bakım parası almak için gittiğimizde bile yetkililere sorduk. “Bu para bize helâl midir? Diye… Yani şu an sadece evde hasta bakım aylığı alıyoruz.”

Barış’ın Anneannesi anlatıyor: “Adım Halime Kara. 87 yaşındayım. Eşim Bük köyünden, ben Koşuboğazı’ndan. Benim ailem, Kafkas göçmeni. Dağıstanlıyız. Biz evlendiğimizde, eşimin güzel bir işi vardı. İyi bir terziydi. Herkes tanırdı kendisini. Bir gün alt katında terzi dükkânımızın bulunduğu bina yandı. Her şeyimizi kaybettik. Bir zaman bizim köyde kaldık. Nail efendi tamir- tadilat işlerinde çalıştı. Barış bir yaşındayken kendimize ait olan bu kooperatif evine taşındık. İki çocuk büyüttük: Handan ve Hakan… Sonra Barış doğdu. Altı aylık ömür biçtiler ona. O günlerde, her gün öleceği korkusuyla çok zor günler geçirdik. Allah ömür verdi bugünlere getirdik. İşte bir evimiz bir de dedesinin emekli maaşı. Oğlumuzun da desteği ile yaşayıp gidiyoruz. Şükürler olsun Allah’ıma. Aç değiliz, açıkta değiliz. Son nefesime kadar ben kızıma da torunuma da bakarım. Bizden sonra bu ev de kalır kendilerine ana oğul birlikte yaşar giderler. Allah sağlıklı ömür versin.”
Karanfilli sıcak bir çayın ardından bu güzel mayıs akşamında söze bir nokta koyup ayrılıyorum o güzel insanlardan. Hoşça kal Barış!







