Türk Devletleri Teşkilâtı içinde yer alan Üye ülkeler: Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan. Gözlemci ülkeler: Macaristan, Türkmenistan, KKTC.
Teşkilat içindeki bu Türk Devletleri’nin “Avrupa Birliği” gibi bir birlik oluşturduğunu düşünün. İşte o zaman, ortaya; askerî, siyasî ve ekonomik olarak şöyle bir güç çıkıyor. 300 milyon nüfuslu bir aile, 4,5 milyon kilometrekarelik bir coğrafya ve 4 Trilyon dolarlık bir ekonomik büyüklük…
TDT, şu an 36 farklı alanda çok yararlı işbirliğinin hayata geçirilmeye çalışıldığı bir süreçte ilerliyor. Neyin ne kadar başarılacağını zaman gösterecek. Türk devletlerinin birlik ve dayanışma ruhu içinde çağdaş, demokratik ve laik bir birlik oluşturması hepimizin dileğidir.
Gelelim başlıkta kullandığımız slogana…”DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK.” Bu düşünceyi ilk kez dile getiren kişi, İsmail Gaspıralı’dır. Gaspıralı bunu, Kırım Türkleri dâhil, Orta Asya’daki tüm Müslüman- Türk halklarının Çarlık Rusya’nın egemenliği altında olduğu bir zamanda söylüyor. Orta yerde Türk Halkları var; ama Türk Cumhuriyetleri henüz yok. Onlara kısmî özerklikleri SSCB döneminde Lenin’in “Ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı” ilkesi üzerinden verilecek. Stalin’le birlikte o halklar da ellerinden alınacak. Türklerin bağımsızlık hakkı ancak SSCB’nin 1991’de resmen dağılmasından sonra gerçekleşecektir.
İSMAİL GASPIRALI KİMDİR?
Kırım Tatar’ı fikir adamı, eğitimci, yazar ve yayıncı İsmail GASPIRALI, 1851’de Kırım’ın Bahçesaray ili yakınındaki Avcıköy’de dünyaya geldi. Son okuduğu okulda (Moskova Harp Okulu) 6. Sınıf öğrencisi iken, 1867’de başlayan Girit İsyanını bastırmaya çalışan Osmanlı Ordusu’na gönüllü asker olarak katılmak düşüncesiyle, okuldan ayrılıp Anadolu’ya geçmeye çalışırken Rus polisi tarafından Odessa şehrinde yakalandı. Askerlikle ilişiği kesilen Gaspıralı Kırım’a döndü. 16 yaşındaydı.
Bahçesaray’daki Zincirli Medresede Rusça dersleri vermeye başladı. Bir yıl sonra, İstanbul üzerinden Paris’e gitti. İki yıl kaldığı Paris’te ünlü Rus yazarı İvan Turgenyev’in yardımcılığını ve tercümanlığını yaptı. Döndükten sonra bu kez Osmanlı zabiti olabilme umuduyla İstanbul’a gitti. İki yıl kaldığı bu şehirden hayalini gerçekleştirememiş olarak geri döndü.
Bahçesaray’da kendi olanaklarıyla bir matbaa kurdu. Şinasi’nin Tercüman-ı Ahvâl gazetesinden ilhamla “Tercüman-ı Ahval-i Zaman adlı gazetesini çıkarmaya başladı. Daha sonra “Tercüman” adını alacak olan bu gazetenin adının altında “DİLDE; FİKİRDE; İŞTE BİRLİK”. Sloganını kullandı. Bu veciz söz, hem gazetenin hem kendisinin amacını ve varmak istediği hedefi yeterince açıklıyordu.
O’na göre bu hedefe ulaşmanın yolu eğitimden geçiyordu. Halkların uyandırılması, kendi ulusal benliklerinin bilincine varmaları için yeni bir yöntemle eğitilmeleri gerekiyordu. Bu düşünceyle tamamen kendi İmkânlarıyla bir okul açtı ve Usûl-i Cedîd (yeni yöntem) denilen bir sistem uyguladı. Dil sadeleştirilecekti. Sonra, Müslüman Türk kızları için ablası Pembe Hanım’ın idaresinde Usûl-i Cedîd Kız Mektebi’ni açtırdı. Kızı Şefika’nın yönetiminde Âlem-i Nisvân (Kadınlar Dünyası) dergisini çıkardı ki bu dergi sadece Kırım’da değil tüm Orta Asya Türk dünyasında yayımlanan ilk kadın dergisiydi. Çocuklar için “Âlem-i Sıbyan” (Çocuk Dünyası) dergisini gazete eki olarak yayımladı. Ancak beş sayı çıkartılabilen “ Ha Ha Ha” adlı mizah dergisini de unutmamak gerek.
Türkçülük faaliyetleri yanında İslâmcılık üzerine de çalışmalar yaptı. “İslâm Birliği”nin kurucularından biriydi. 1907’de kurulan bu birlik, Rus İmparatorluğunda ilk kez, Müslüman Türk entelektüellerini bir araya getirdi. O, Türkler için bazı sosyal ve dinî reformlar yapmak amacındaydı. Rusya’da 1917 Bolşevik devrimine gidilen bir zamanda olaylara etnik veya dinî kimlikler üzerinden değil de sınıflar üzerinden bakan bazı Türk gençleri O’nu muhafazakâr ve pasif buluyordu. O, onlara şöyle diyordu: “ Bazı düşünceler vardır ki onlar bize yasaklıdır. Bu düşünceleri bizden sonra gelecek nesillere bırakalım. Biz, manevi birliği yapalım. Gönülleri ve dilleri birleştirelim. Siyasî birliği başkaları düşünsün.” Yani zamansız çıkışın zararlı olduğunu, sabırlı olmak gerektiğini anlatmaya çalışıyordu.
1881 yılında, şunları yazıyordu: “Geri kalmışlığımızın tek sebebi cehaletimizdir. Avrupa’da neler icat edildiğine veya neler olduğuna dair hiçbir fikrimiz yok. Bu izolasyondan kurtulabilmemiz için, bunları okuyabiliyor olabilmemiz gerekirdi. Avrupa fikirleri yine Avrupalı kaynaklardan öğrenmeliyiz. İlk ve ortaokul müfredatına bu dersleri koymalıyız ki; gözbebeklerimiz yani öğrencilerimiz bu fikirlere ulaşabilsin.”
1914’te İstanbul’a geldi. Savaşın dışında kalmamız, yaralarımızı sarmamız ve eğitimde atılımlar yapmamız konusunda yetkilileri uyarmak istedi ama başarılı olamadı. Bildiğiniz gibi bir oldubitti ile kendimizi 1. Dünya Savaşı’nın içinde bulduk. Sonrası malûm…
İsmail Gaspıralı hastalığı daha da ilerlemiş olarak İstanbul’dan ayrılıp Kırım’a döndü ve 24 Eylül 1914’te Kırım- Bahçesaray’da vefat edince, Kırım Hanlığının kurucusu Hacı Giray Han’ın yakınına defnedildi. Kendisini rahmetle anıyorum.