Bella, orta öğrenimini İstanbul’da tamamladıktan sonra, Ankara Güzel Sanatlar Müdürlüğünde görevli olan ablası Dora’nın yanına gider. Ablası, o sıralarda Tercüme Bürosu’nda çevirmen olarak çalışan Erol Güney ile evlidir. Erol Güney ve Orhan Veli’nin üniversite yıllarından başlayan arkadaşlıkları sıkı bir dostluğa dönüşmüştür. Dostlar,” bazen Güneylerin evinde bazen Sabahattin Eyüboğlu’nun evinde bir araya gelirler.

İşte o günlerden bir gün… O gün, Sabahattin Eyüboğlu’nun evinde toplanmışlardır. Melih Cevdet, Rıfat ve daha başka dostlar da vardır. Orhan Veli bir ara gruptan ayrılır. Koridorda gezinirken kapısı açık bir odada Bella’yı görür. Kız bir divanda uzanmış,bir şeyler okumaktadır. Orhan Veli, kısa bir süre kıza baktıktan sonra, bir kenara oturup bir kâğıda bir şeyler karalar ve sonra kâğıdı kıza uzatırken: “Al bakalım düşes, bu şiiri senin için yazdım” der. “Sere Serpe” başlıklı, kısacık bir şiirdir bu…

SERE SERPE        

Uzanıp yatıvermiş, sere serpe.

Entarisi sıyrılmış hafiften,

Kolu kaldırmış, koltuğu görünüyor;

Bir eliyle de göğsünü tutmuş.

Yok, içinde kötülük yok, biliyorum;

Yok, benim de yok; ama olmaz ki!

Böyle de yatılmaz ki!

 Bella, bir hafta sonu ailece,  Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’ne yaptıkları bir ziyaret sırasında, gördüğü enstitü ortamına hayran kalır ve orada öğretmen olarak çalışmak istediğini söyler. Öğrencilere;  İngilizce, Fransızca ve Almanca dil dersi verebileceğini ve bunun için para da istemediğini söyler. Sabahattin Eyüboğlu, durumu yakın dostu olan ilköğretim genel müdürü İsmail Hakkı Tonguç’a aktarır.

Köy enstitüleri üzerinde yoğun karalama kampanyasının başlatıldığı bir dönemdir. Kızın adı ve dinsel kimliği yüzünden Tonguç, kararsız kalır ve durum, bir şekilde, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye iletilir. İnönü: “Yahu isminden size ne? Ha Bella olmuş ha Ayşe ne fark eder. Fakat lise mezunu olduğu için öğretmen olarak değil, eğitmen olarak görevlendirilebilir ”der.

Böylece, her zaman, bir öğretmen olmayı hayal eden Bella, enstitüde çalışmaya başlar. 1946 genel seçiminden sonra, ülkenin siyasi havası değişir. Enstitülerin, tercüme bürosunun ve milli eğitimin başına gelenlerden, Bella’da nasibini alır ve enstitü macerası sona erer.

Bu arada Orhan Veli, Bella’ya karşı iyiden iyiye ilgi duymaya başlar. Platonik bir aşktır bu. Dost meclislerinde yine sıkça karşılaşırlar… Fakat aralarında bir hayli yaş farkı vardır. Bu yüzden bir türlü kıza açılamaz. Bir gün Bella’ya dalgın dalgın bakarken, Bella: “Orhan” der “Ne oldu? Olmayan gemileriniz mi battı?” Orhan Veli: “Hiçbir şeyim yok” deyince; Bella: “Ama bir şey var, hadi anlatın” diye ısrar edince; ”Evet, bir şey var; ama anlatamıyorum.” Der. Sonra yine bir şeyler yazıp kıza verir. Yazdığı, bugün sosyal medyada en çok paylaşılan “Anlatamıyorum” adlı o ünlü şiiridir. “

ANLATAMIYORUM

Ağlasam sesimi duyar mısınız

Mısralarımda?

Dokunabilir misiniz

Gözyaşlarıma ellerinizle?

Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,

Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu,

Bekle Bizi İstanbul Bekle Bizi İstanbul

Bu derde düşmeden önce.

Bir yer var biliyorum;

Her şeyi söylemek mümkün.

Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum

Anlatamıyorum.

Bu platonik aşktan geriye, işte bu iki güzel şiir kalır. Bu şiirin Bella’ya yazıldığını, ikisinden başka kimse bilmiyordu. Orhan Veli’nin 1950 yılında, henüz 36 yaşında iken, bir akşam karanlığında, belediyenin gündüz kazıp açık bıraktığı bir çukura düşerek kafasını çarpmasından birkaç gün sonra fenalaşıp yanlış teşhis ve tedavi sırasındaki zamansız ölümünden iki yıl sonra Bella,1952 yılında kendi cemaatinden Moris ile evlenir ve bir kızı olur. Bella eşinin ölümünden 15 yıl sonra verdiği bir röportajda, ilk kez “Anlatamıyorum” adlı bu güzel şiirin, yazılış hikâyesini açıklar.

                                        ANILARINA SAYGIYLA…

Editör: Haber Merkezi