Bir acayip derde düştüm, herkes gider kârına
Bugün buldum bugün yerim, Hakk kerimdir yarına
Zerrece tamahım yoktur şu dünyanın varına
Rızkımı veren Hüdâ’dır, kula minnet eylemem.
17. yüzyılda; Anadolu’da yaşamış, Alevi-Bektaşi inancının yedi büyük ozanından biri olan Kul Nesimi’nin dizeleridir bunlar. Kula minnet etmeyen, nokta kadar menfaat için virgül gibi eğilmeyen bu tasavvuf ehli halk ozanı, bu şiirinin sonunda, sadece sıradan kula değil, ”Yeryüzünün halifesi Hünkâra da “ minnet etmediğini haykırır.
“Mahlasım Nesimi, ismim Ali’dir.” Dizesinden anlıyoruz ki Kul Nesimi’nin gerçek adı: Ali’dir. Bir başka dizesinde kullandığı bir tarihe dayanarak, kendisinin 17. Yüzyılda yaşadığını da çıkarabiliyoruz. Fakat tam olarak nerede ve ne zaman doğduğunu bilemediğimiz gibi; nerede ve nasıl öldüğünü de bilemiyoruz. Kendisi; “Ceddim Said Emre’dir” dizesiyle, soyunun Yunus Emre’nin Anadolu’daki en önemli takipçilerinden biri olan Said Emre’ye dayandığını ifade etmektedir.
Şairin, değişik cönklerden derlediği yüze yakın şiirini 1969 yılında: “17. Yüzyıl Tekke Şairi Kul Nesimi” adıyla yayımlayan Cahit Öztelli, şairin, “Nesimi” olarak seçip kullandığı mahlasının önüne bir de “Kul” sözcüğünü eklemiş. Öztelli, böylece onun 14. Ve 15. Yüzyılda yaşamış olan Azerbaycan’ın en büyük şairlerinden biri olan ve 1417 yılında Halep’te boynu vurulup, derisi yüzülerek öldürülen Hurufi şair Seyyid Nesimi ile karıştırılmasının önüne geçmek istemiştir.
“Har içinde biten gonca güle minnet eylemem / Arabî Farisî bilmem dile minnet eylemem” dese de O, Hem Anadolu Türkçesini hem aruz ve hece ölçüsünü şiirlerinde yetkinlikle kullanmıştır. İyi bir tasavvuf eğitimi almış olan Kul Nesimi, Seyyid Nesimi’ye olan hayranlığı nedeniyle o büyük şairin, adını da kendine mahlas olarak seçmiştir.
Şairin “Kime Ne?” redifli şiiri, günümüzde çok sevilen ve pek çok sanatçı tarafından seslendirilen türkü formatında bestelenmiş bir şiirdir. “Haydar Haydar” olarak da bilinmektedir.
“Ben melamet hırkasını kendim giydim eğnime / Ar u namus şişesini taşa çaldım kime ne / Gâh giderim medreseye ders okurum Hakk için / Gâh giderim meyhaneye dem çekerim kime ne? / Sofular haram demişler bu aşkın şarabına / Ben doldurur ben içerim günah benim kime ne? Gâh çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi / Gâh inerim yeryüzüne seyreder âlem beni / Nesimi’ye sordular ki yârin ile hoş musun? / Hoş olayım olmayayım o yar benim kime ne?”
Şiiri bestelenmiş şekliyle dinleyenlerden, kendilerine şunu sormalarını beklerim. Haydar Haydar diyoruz ya? Sahi kim bu Haydar? Şiirde zikredilen meyhane, nasıl bir meyhanedir? Meyhaneye gidip dem çekmenin anlamı nedir? Bu soruları doğru şekilde yanıtlayamazsak çok şeyler eksik kalır.
Günümüzde yeniden yeniden üretilen din ve mezhep savaşları sürüp giderken Kul Nesimi 300 yıl ötelerden mezhepler üstü bir anlayışı savunabiliyor ve: ”Sorma be birader mezhebimizi / Biz mezhep bilmeyiz yolumuz vardır / Çağırma meclis-i riyaya bizi / Biz şerbet içmeyiz dolumuz vardır” diyebiliyor.
Tasavvuf ehli: “ Nefsini öldür ölmeden” derken; çok farklı bir savaştan söz eder. Bu, İnsanın, kendi nefsine karşı vermesi gereken bir savaştır. Bu savaşın kazanılması durumunda insanoğlu; kendini bencillikten, kibirden arındırıp, arzularını kontrol altına alarak, içsel olgunluğa ulaştırır. Böylece; alçak gönüllü, sabırlı ve erdemli bir kişilik geliştirmiş olur. Yani özetle; beşer sıfatında soyunup, gerçek anlamda. İNSAN olur.







