Atina Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 1957’de Nobel Edebiyat Ödülünü bir oy farkla kaybetti. 2. Dünya Savaşı yıllarında Yazdığı “ZORBA” romanıyla, uluslararası üne kavuştu. Dilimize çevrilen eserleri arasında Kaptan Mihalis, İspanya’da Yaşayan Ölüm, Günaha Son Çağrı ve El Greco’ya Mektuplar sayılabilir.
Özellikle ZORBA mutlaka okunması gereken bir roman. Roman sinemaya da uyarlandı. İngiliz-Yunan ortaklığıyla Girit’te çekilen ve başrollerini Anthoney Quinn, İrene Papas ve Alan Bates’in paylaştıkları filmi de izlenmeye değer.
Konusuna kısaca değinirsek; Londra’dan gelen genç bir yazar, Yunan asıllı babasından kendisine miras kalan ve uzun zamandır işletilmeyen bir linyit kömürü ocağını yeniden işler duruma getirmeyi düşünmektedir. Fakat bu konuda hiçbir deneyimi yoktur. Uzun süren bu gemi yolculuğu sırasında, Aleksis Zorba adında kendisinden daha yaşlı bir adamla karşılaşır. Zorba, uzun boylu, güçlü kuvvetli, oldukça konuşkan, biraz da çılgınca tavırları olan ilginç bir insandır. Alaksis Zorba, bu genç yolcunun Girit Adası’na geliş nedenini öğrenince, kendisini de yanında götürmesi konusunda adamı ikna eder.
Vardıkları yer, küçük bir balıkçı köyü… Zaman, 2. Dünya Savaşı’ndan, hemen sonrası yıllar… Savaşın izleri hâlâ silinmemiş… Halk cahil, ev sahibesinin cenazesi henüz evden çıkmadan, kadın ve erkeklerin birlikte, ölü evini yağmalayacak kadar acımasız, yoksul ve öfkeli… Sonrasını sizlere bırakıyorum. Ya kitabı okuyacaksınız ya da o şahane filmi izleyeceksiniz. Seçim sizin.
Kitaptan, üç kısa bölüm seçerek, Aleksis Zorba’nın nasıl bir insan olduğunu, hayata nasıl baktığını göstermeye çalışacağım.

“Komşumuz, ihtiyar bir Türk olan Hüseyin Ağa, çok yoksuldu. Çocukları da yoktu. Akşam eve geldi mi diğer ihtiyarlarla oturur çorap örerdi. Ermiş bir adamdı Hüseyin Ağa. Bir gün beni dizlerine aldı, hayır duası eder gibi elini başıma koydu, ‘Aleksi’ dedi. ‘Bak sana bir şey söyleyeceğim. Küçük olduğun için şimdi anlayamazsın Ama büyüyünce anlarsın. Dinle oğlum, Tanrı’yı yedi kat gökler ve yedi ket yerler almaz ama insanın kalbi alır. Aklını başına topla Aleksi, hiçbir zaman insanın yüreğini yaralama!”
“Bir zamanlar diyordum ki: bu Türk’tür, bu Bulgar’dır, bu Yunan’dır. Ben vatan için öyle şeyler yaptım ki söylesem tüylerin ürperir; adam kestim, çaldım, köyleri yaktım, kadınların ırzına geçtim, evlerini yağmaladım. Çünkü bunlar Bulgar’mış ya da bilmem neymiş. Şimdi kendi kendime şöyle diyorum. Hay kahrolası pis herif, hay yok olası aptal! Yani akıllandım. Şimdi, şöyle düşünüyorum: Bu iyi adamdır, bu kötü adamdır. İster Bulgar olsun, İster Rum, ister Türk… Hepsi bir benim için. Şimdi, adam iyi mi kötü mü yalnız ona bakıyorum ve ekmek çarpsın ki ihtiyarladıkça, buna da bakmamaya başladım. Ulan ister iyi ister, kötü olsun sana ne be! Hey zavallı hey! Hepimiz kardeşiz be! Hepimiz yarın toprak altında kurtçuklara etiz.”
Yıldızlı bir gecede, kumsalda, Zorba bir türkü tutturdu;
“İki keklik bir kayada ötüyor
Ötme de keklik derdim bana yetiyor
Aman aman yetiyor. (Bu sözler, size de tanıdık geldi mi?)
Zorba sustu. Parmaklarıyla alnındaki teri kabaca sildi ve yere silkeledi. Eğildi toprağa bakmaya başladı. Uzun bir zaman sonra, sordum: ‘Ne türküsü bu Zorba?’ Devecinin türküsü. Deveci bu türküyü çölde söylermiş. Yıllardır ne hatırlamış ne söylemiştim. Şimdiyse…’ Sesi kuruydu, boğazı tıkanmıştı. Boşalmış bardağı ters çevirdi ve ‘Uyumanın zamanı geldi. Hadi hayırlı geceler” diyerek yürüyüp gitti.”
Okuyacağınız kitapta inanıyorum ki; özellikle, Aleksis Zorba’nın konuşmalarında altını çizeceğiniz çok satırlar olacak. İyi okumalar…





