Roman da bu türlerden biriydi. Edebiyatımızda bu türün öncesi ve örneği olmadığı için işe tercüme romanlarla başlandı. Tercüme edilen ilk eser Yusuf Kâmil Paşa’nın Fransız yazar Fenelon’’dan çevirdiği, “Tercem-i Telemak adlı romanıdır. Fransa’da 1699 yılında basılan bu didaktik roman, ilk basım tarihinden 163 yıl sonra, (1862 yılında) Türk okuruna ulaştırılabildi.
Bu yeni edebî türü çok çabuk benimseyen aydınlarımız, bir süre sonra Türkçe romanlarla okurlarının karşısına çıkmaya başladılar. İlk Türkçe romanımız, Şemsettin Sami’nin yazdığı “Taaşşuk-u Tal’at ve Fitnat” (Talat ile Fitnat’ın Aşkı) adlı romandır. Ardından birinci kuşak Tanzimat yazarlarımızın gayreti ile Türk roman yazımı giderek sağlam bir temele oturdu.
Fakat tüm bu yazarlar, eserlerinde bir türlü, mekân olarak seçtikleri İstanbul’dan dışarı çıkamadılar. Saraylardan, köşklerden, konaklarda kopamadılar. 1891 yılında ilk olarak 2. kuşak Tanzimat yazarlarından Nâbizâde Nâzım “KARABİBİK” adlı romanı ile ortaya çıkarak, Türk Edebiyatı Tarihi’nde ilk kez Anadolu köyünü ve köylüsünü anlattı. Dilerseniz romana geçmeden önce yazarı kısaca tanıyalım.
Nâbizâde Nâzım, 1862 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Annesini ve babasını çok erken kaybeden yazarımız, ninesinin yanında yetişti. İlkokulu Tophane Mahalle Mektebi’ni bitirdikten sonra, ortaokul ve lise yılları askeri okulda geçti. Daha sonra harp akademisini bitirip kurmay yüzbaşı oldu. Askeri okullarda matematik, istihkâm ve topoğrafya öğretmenliği yaptı.
Sonrasında 1889 yılında, Genel Kurmay Başkanlığı’ndan aldığı görevi gereği Kaş İlçesi’nin topoğrafyasını çıkarmak üzere gittiği Antalya’da 6 ay kaldıktan sonra yine benzer görevle Suriye’ye gönderildi. 2 yıl kaldığı Suriye’den, İstanbul’a döndükten bir süre sonra kemik veremi teşhisiyle Haydarpaşa Askeri Hastanesi’ne yatırıldı. Bir yıl tedavi gördüğü bu hastanede, 6 Ağustos 1893’te 31 yaşında iken öldü. Önemli eserleri: Yadigârlarım, Karabibik ve Zehra…
KARABİBİK ROMANI
Yazar eserine şu sözlerle başlar: “Okurlarım, Realizm (gerçekçilik) akımında yazılmış roman okumamışsanız, işte size bir tane ben takdim edeyim.” Sonra da Emile ZOLA ve Alphonse DAUDET gibi realistlerin yolundan giderek, gerçekçi romanın ne olduğunu ve nasıl yazılması gerektiğini açıklar.
Yazar’ın, “ROMAN” dediği; fakat aslında bir “UZUN HİKÂYE” olan bu eserde olaylar, 19. Yüzyılın son çeyreğinde geçmektedir. Osmanlı dönemidir. Karabibik Antalya’nın Kaş İlçesi’ne bağlı Beymelek Köyü’nde yaşayan yoksul bir köylüdür. Bütün mal varlığı babasından miras kalan 12 dönümlük kıraç bir tarladan ibaret. Onun da 4 dönümünü geçmişte, bir komşusuna satıp, aldığı parayı askerlik bedeli olarak yatırmıştır. Elinde kalan 8 dönümlük tarlayı işleyecek bir hayvanı bile yok. Koca İmamın öküzlerini yılda yarım MUT (172 kg) zahire karşılığında kiralayarak tarlasını sürebilmektedir. O yüzden bütün umudu, bir çift öküze sahip olabilmektir.
Fakat gerçek şu ki; bırakın bir çifti, bir tek öküz alacak parası dahi yoktur. Üstelik Temre Köyü’deki tefeci Rum tüccar Anderya’ya dünya kadar borcu var. Harman sonu ödemek üzere aldığı her şey deftere yazılmıştır. Karabibik’te okuma – yazma yok. Hesap - kitap nedir bilmez. Artık gerisi tefeci tüccar Anderya’nın insafına kalmış.
Karabibik, tek odalı, kerpiç yapılı, penceresiz, toprak damlı bir evde, yaşı otuza varmış fakat o güne kadar bir isteyeni çıkmamış olan kızı Huri ile birlikte yaşamaktadır, Yaşadıkları evi yazar şöyle betimliyor: “Odanın zemini bildiğimiz kara toprak. Yerde eski, renksiz iki kilim parçası… Bir iki tahta kaşık, bir iki tabak… Bir köşede içi yayla unuyla dolu bir teneke, darı unuyla dolu bir yayık, bir yufka sacı, bir sacayak… Odanın sağ yanında iki ot yatak, iki yün yastık, iki yorgandan oluşan bir yığın…”
Karabibik’in bir hayali var: kızını, Koca İmam’ın kayınçosu Sarı İsmail’le evlendirmek. İşte o zaman belki hısımlık bağından ötürü İmam’ın öküzlerini bedava kullanabilecek. Fakat o hayal gerçekleşmez. İsmail Huri ile değil, başka bir kızla evlenir. .
Karabibik’in önünde artık tek seçenek var; Temre’deki tefeci tüccar Anderya’ya gidip -harman sonu ödemek koşuluyla- yeniden, faizle borç para almak… Kalkıp gider Temre’ye… Yazar burada, Türk ve Müslüman ahalinin yaşadığı Beymelek ile Hristiyan Rum ahalinin yaşadığı Temre’yi karşılaştırır. Temre Köyü’nde’ evler kerpiç ya da toprak harcıyla moloz taşından olup, tümünün iç ve dış düzeni aynıdır. Dıştan beyaz badanalı, önlerinde küçük bakımlı bahçeleri… Evlerin; alt katları mağaza dükkân, üst katları iki odalı. Damlar, sıradan oluklu kiremitlerle kaplı. Nüfus genellikle ticaret ve zanaatla uğraşıyor.
Anderya’dan para alamayınca bu kez başka bir tefeciye, bakkal Barba Yani’ye gider. Sıkı bir pazarlıktan sonra, mecid başına dokuz metelik faiz ödemek üzere 20 mecidde anlaşırlar. Bu hesaba göre, bugün alınan 20 mecidlik borç, harman sonu geldiğinde, 22 mecid ve 10 kuruş olarak geri ödenecektir. Parayı aldıktan sonra, sık sık sol böğrüne saplanan o dayanılmaz sancısı için hekim Linardi’den ilacını aldıktan sonra köyüne döner. Karabibik’in işleri yoluna girmiştir artık. Keyfi yerindedir. Önce bir çift öküz alır, kızı Huri’yi köyün zenginlerinden Yosturoğlu’nun yeğeni Hüseyin’le evlendirir. Karabibik’in her iki hayali de gerçekleşmiştir.
Sözlük: Mecidiye: (Kitapta mecid) 31. Osmanlı Padişahı Abdülmecid’in 1839’da tahta çıkması ile Osmanlı Devletinde kullanılmaya başlanan Osmanlının son para birimi.